İstiqlal məfkurəsi

Ahmed Cemaleddin [Saraçoğlu]

Torlakyan Davası:

Behbud Han Cavanşir’in Katli

Arap alfabesinden Latine aktaran: Azad Ağayev

YOM Yayınları
Bakı - 2007

“Yom” dergisinin kitab dizisinden -10
naşir: Nizami Zöhrabi
redaktor: Fethi Gedikli
qapaq dizaynı: Murad Ferecli

Ahmed Cemaleddin [Saraçoğlu]. Torlakyan Davası: Behbud Han Cavanşir’in Katli.
“Yom” yayınları, Bakı – 2007, x seh.
Yyyyy

İçindəkilər
Ön Söz (Fethi Gedikli)
Behbud Han Cavanşir (Orhan ARAS)
Müellif hakkında
Torlakyan Davası:Behbud Han Cavanşir’in Katli

Ön söz

Azerbaycan Cumhuriyetinin Dahiliye Nazırı Behbud Han Cavanşir’in (veya Cevanşir) katli Azerbaycan’da unutulmuş görünmektedir. Oysa bu hadisenin mağduru Ermeniler olsaydı, imdi bütün dünya, “Kanlı bir Türk (Azerbaycanlı veya Türkiyeli) katilin, Almanya’da üniversite tahsilini birincilikle bitiren pırıltılı bir zekanın, muharebe meydanında elinde silahla değil, ailesi efradıyla bir açık çay bahçesinde çayını veya kahvesini yudumladıktan sonra otelinde uyumaya giderken karısının gözleri önünde öldürüldüğünü” yayacak, hepimizi bu dramatik ölüme ağlatacaktı. Orada sadece Azerbaycan’ın eski bir nazırı değil, aynı zamanda genç bir insanın ümitleri, istikbali, hayalleri öldürülmüştü. Öldürülen sevgili bir eş, yoksul insanların evlerini aydınlatan nefti kuyulardan çıkaran çalışkan bir insan, meslektaşlarının medarı iftiharı, soylu bir ailenin evladıydı.

Teessüfler olsun ki milleti onu önce toprağa, sonra unutulmuşluğa tapşırmıştı!

Onun dava arkadaşları Fethali Han Hoyski, Hasan Ağa Ağayev ile Osmanlı generali Cemal Paşa Tiflis’te, Osmanlı sadrazamları Talat Paşa Berlin’de, Said Halim Paşa Roma’da yine Ermeni katillerce öldürülmüşlerdi. 

Elinizdeki kitap, 18 Temmuz 1921 günü gece yarısına doğru İstanbul’da gencecik yaşında öldürülen bu masum insanın katilinin yargılanması safahatını ihtiva etmektedir. Ahmed Cemaleddin’in eseri olan bu kitap, ne yazık ki, İstanbul’da 1921’de yayımlanışı üzerinden 86 yıla yakın müddet geçmiş olmasına bakmayarak, ilk defa ilmi surette neşredilmektedir. Murat Çulcu 1990 yılında bu kitabı kendi imzasıyla Ermeni Entrikalarının Perde Arkası “Torlakyan Davası” (Kastaş A.Ş. İstanbul, Ocak 1990, 359 s.) adıyla yayımlamıştı. Bu neşir, M. Çulcu’nun metni olarak anlaşılsa ve asıl metni eksik verip, yer yer tahrif etse de, mevzuya kamuoyunun dikkatini yöneltmesi bakımından not edilmelidir. Azerbaycan’da bu neşre dayanılarak Vaqif Quliyev tarafından bazı çalışmalar yapılmıştır.

Ahmed Cemaleddin’in bu eseri yazmadaki maksadı, kendi fadesiyle şöyledir:

“Şu kitabı yazmaktan maksadımız, bizzat görücüsü ve duyucusu olduğumuz bir davanın din ve ırkdaşlarımız tarafından daima uyanıklık içinde hatırlanması ve unutulmamasını temin ve kurbanımız olduğu iddia edilen bir milletin gayesine erişme uğrunda tevessül ettiği nâmeşru vasıtaları ahlâfın (gelecek nesillerin) bilgisine ulaştırmadan ibarettir.

Vazifesi gördüklerini ve duyduklarını bütün üryanlığı ve alelumum iğrençliğiyle okuyucuların gözlerinin önüne sermekten ibaret olan bir gazeteci olmak itibarile, bir kısmında yegane Türk gazetecisi sıfatıyla hazır bulunduğumuz bu haile-i tarihiyeyi (tarihi dramı) hemen hemen aynen neşrediyoruz. Haile-i tarihiye diyoruz, çünkü bu davada bahis konusu olan cihet, bir şehidin şehitlik kanının kısası talebinden ziyade, haksız yere birçok iftiralara, sayısız suçlamalara maruz kalan bir milletin suçsuzluğunu ispat idi.”

Buna rağmen, kitabın bugüne kadar ciddi bir neşrinin yapılmamış olması, bizim neden asılsız Ermeni iddiaları karşısında uduzduğumuzun, güzel bir örneğidir. Bu gün, çok geç kalmış bir vazifeyi yerine yetirerken başta Behbud Han Cavanşir olmak üzere Ermeni terörüne kurban verdiğimiz yüz binlerce kardeşimizi, yakın geçmişte emsali görülmemiş bir gaddarlıkla öldürülmüş Türkiye Cumhuriyetinin diplomatlarını ve dünyanın gözü önünde haksız şekilde doğma yurtları işgal edilmiş Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde katledilen ve evlerinden-eşiklerinden uzak düşen milyonlarca Azerbaycan vatandaşını yada salıp, şehit düşenleri rahmetle anıyoruz.

Kitap, 1918 yılının Mart ayında Bakü’deki Ermenilerin Müslüman ahaliye karşı işlediği katliamlar ve Kafkas İslam Ordusunun Bakü’ye dahil olması ve asayişi temini hakkında birçok bilgileri içermesinin yanı sıra, Ermeni meselesinin arkasında dayanan Rusya’nın rolünü de aydın bir şekilde göstermektedir. Bunun yanında Bakü’nün ve umumiyetle Azerbaycan’ın nüfus yapısı ve halkın kimlik meseleleri de esere yansımıştır. Mesela, şahitlerden Prenses Ziba Hanım “Bakü’de Tatar yoktur. Birkaç Kazan Tatarı vardır. Azerbaycanlılar Türktürler.” demektedir. Diğer yandan, okuyucular onda, Ermenilerin adam öldürmüş kendi ırklarından bir katili nasıl canla-başla müdafaa ettiği, o devirde İstanbul’u işgal etmiş İngilizlerin bir katili nasıl kaçırdıklarına dair ilgi çekici bilgilerle karşılacaklardır. Kitapta devrin İstanbul’daki Azerbaycanlı toplumu hakkında da bazı bilgiler vardır.

Eserdeki ecnebi şahıs ve yer adları müellifin kaydettiği biçimde yazılmıştır, bunların asıllarını tespit etmeye fırsat tapamadık. Bunların bir kısmı, müellifin bazı şeyleri muhakeme esnasında sırf kulağı ile duymuş olması yüzünden yanlış da olabilirler. Bu ayrıca tetkike muhtaç bir konudur.

Kitabın meydana çıkmasında, isteğimiz üzerine onu Arap elifbasından Latine göçüren Azad Ağayev’e, metni okuyup bazı izahlar getiren Prof. Dr. Minahanım Tekleli’ye (onun kayıtları M.T. rumuzuyla gösterilmiştir.) teşekkür borçluyuz. Bakü’de sokak adları birkaç kere değiştiğinden, bugün farklı adlar taşıyan bazı eski sokak adlarının ilk geçtiği yerde yanına köşeli parantez içinde tespit edilebilen bugünkü adı yazılmış, ancak okunuşu şüpheli olanların yanına sual işareti konulmuştur. Bu açıklamaların çoğu yine Prof. Tekleli’ye aittir.

Kitabın adı aslında “Torlakyan Davası”dır. Biz onu korumakla birlikte, bu adın maktülü bir kere daha öldürüp katili yaşattığını nazara alarak, şu eki de yapmayı elzem bildik: “Behbud Han Cavanşir’in Katli”.

Ermenilerin Cavanşir’in katlini meşru göstermek için iddialarını dayandırdıkları beyanname hakkında Rüstembeyov’un ifadesinde şu bilgiler vardır. “Tarihini layıkıyla bilmiyorum. Lakin Eylül ayında idi. Sonra beyannamede Cavanşir’in değil, polis müdiriyetinin imzası vardı. İkinci beyanname Cavanşir’in imzasını muhtevidir ve işte bu gazete bu beyannamenin suretini ihtiva ediyor. Tarihi de Teşrin-i saninin birinci günüdür. Şahid, gazeteyi Divan-ı harbe tevdi etti.” Bu yoldan gidecek araştırmacıların söz konusu iki beyannameyi bulup yayımlamaları bu husustaki tartışmalara çok yardımcı olabilir.

Kitabı olduğu gibi neşretmeyi maksada muvafık bildik. Kanaatimizce daha çok tarihçileri, ermenibilimcileri, siyasetçileri alakalandıracak böyle bir eserin özgün dilini az da olsa değiştirmek, onda bir eksilmeye sebep olabilirdi. Kaldı ki, daha çok diyaloglardan  meydana gelen kitabı sıradan okuyucu da, bugün için eskimiş Arapça ve Farsça ibareler dışında, kolayca başa düşecektir. Sözü giden sözler içinse kitabın sonunda bir “sözlükçük” vardır.

Behbud Han Cavanşir’in az tanındığını dikkate olarak Orhan Aras’ın “Yom” dergisinde (5/2007, Bakü) onun hakkında yazdığı makaleyi de kitaba eklemeyi uygun gördük. 

Kitabın aslından “sidi”ye yazılan bir nüshasının Aksaray Kütüphanesinden getirilmesini temin eden T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Başmüfettişi Sayın Halit Bozkurt’a ve anılan kütüphane yetkililerine şükranlarımızı sunarız.

Nihayet T. C. Bakü Büyükelçiliği Kültür ve Tanıtma Müşavirliğinin teşebbüsüyle  yayımlanan bu eser, son üç asırdır yüz binlerce balaları Ermeniler tarafından şehit edilmiş Azerbaycan halkının yaddaşını tazelemeye yardımcı olacaktır.

Doç. Dr. Fethi GEDİKLİ
T.C. Bakü Büyükelçiliği
Kültür ve Tanıtma Müşaviri

Behbud Han Cavanşir

Orhan ARAS
Gazeteci-Yazar

1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlendirdiği diplomatlar olarak barış görüşmeleri için Moskova’ya giden Yusuf Ziya ile Dr. Rıza Nur beyler, Bolşeviklerin işgaline uğramış Bakı’ya da uğrarlar. Dr. Rıza Nur ‘Hayat ve Hatıratım’ isimli eserinde o günün Bakü’sünden uzun uzun söz eder. Rıza Nur’un hatıralarından akılda kalanlardan biri de Bağımsız Azerbaycan’ın İçişleri bakanlarından Behbud Han Cavanşir’dir. Rıza Nur bu ‘açık fikirli, temiz yüzlü genç adamı’ çok sıcak sözlerle tasvir eder. Mehmet Emin Resulzade liderliğinde kurulmuş ilk bağımsız Türk cumhuriyetinin hükümetinde çok önemli görevler almış bu genç adam, yani şehit Behbud Han Cavanşir kimdir?

Behbud Han Cavanşir, bu ülkenin tertemiz topraklarından filizlenmiş, büyümüş ve canını bu vatan uğrunda vermiş şehidlerimizden biridir. Hemi de öyle bir şehit ki, başka ülkelerde olsaydı mutlaka heykelleri ucaltılacak, adına destanlar yazılacak bir insandı Han Cavanşir!

17 Haziran 1918 yılında Fethali Han Hoyski’nin başkanlığında kurulmuş ikinci kabinede İçişleri Bakanlığı vazifesine getirilen Behbud Han Cavanşir 1886 (veya 1877) yılında Terter´de doğmuştur. Orta tahsilini Tiflis’de alan B. Cavanşir, Almanya´nın Freiburg şehrinde maden mühendisliği okumuştur. Almanya´nın bu ünlü üniversitesinde okuyan ve başarıyla bitiren ilk Azerbaycan Türkü B. Cavanşir’dir.

Tam beş dili (Rus, Gürcü, Alman, Fransız ve İngiliz) ana dili gibi bilen merhum Cavanşir vatanına ve milletine o kadar aşıktır ki, o dönemin bütün karışıklığına rağmen hiç tereddüt etmeden 1916 yılında ülkesine döner ve Bakü neft müesseselerinde çalışmaya başlar. 1918 yılında da Azerbaycan istiklaline kavuşunca ikinci kabinede İçişleri Bakanlığı görevini üstlenir. Bakü İçerişehir’de ilk polis mektebini açtıran odur! Gence´de de ilk milli polis organlarını kuran, Karabağ için ilk defa özel bir birlik kurulmasına öncülük edenlerden biri de B. Cavanşir’dir.

28 Nisan 1920´den sonra Ruslar tarafından yakalanıp hapsedilmiştir. Ama Bolşevikler onun neft sahasındaki becerisini bildikleri için, onu hapisten çıkarmış, madenlerde çalıştırarak ondan istifadeye çalışmışlardır. 1921 yılında Dr. N. Nerimanov onu, neft madenlerini daha verimli işletilmesi için makineler almak üzere Almanya’ya göndermiştir.

Dr. Rıza Nur´un ifadesiyle, o güzel yüzlü, güzel sözlü, açık fikirli, üstün zekalı tam Türk oğlu Türk olan Behbudağa veya Behbud han Cavanşir, Almanya´ya gitmeden İstanbul´a, yakın dostu Ahmed Ağaoğlu´nun yanına gitmiştir. Sanki ziyarete değil de şehid olmaya gitmiştir! Çünkü Ağaoğlu’nun kızlarının anlattıklarına göre anneleri, onu özellikle akşam vakitleri dışarıya yalnız çıkmaması için sürekli uyarmıştır.

18 Temmuz 1921’de İstanbul´da, o çok sevdiği şehrin sokaklarının birinde tam ünlü Pera Palas Oteli’nin karşısında kardeşi ile yürürken, arkadan yaklaşan Taşnaksütyun Partisi’nin üyelerinden Misak Torlakyan tarafından alçakça şehid edilen Behbud Han Cavanşir’in ne yazık ki kanı yerde kalmıştır. Çünkü o sıra İstanbul, İngilizlerin işgali altındadır.

Katil Misak Torlakyan çok geçmeden suç aleti silahı ile birlikte yakalanarak işgal kuvvetlerinin karargahı olarak kullanılan Kroker Oteli’ne götürülür. ‘İngiliz Divan-ı Harbi’nde yargılanmasına başlanan Torlakyan’ın avukatları da kendisi gibi Türk ekmeği yemiş Hasruyan ile eski Sivas milletvekili Barsanyan Efendi isimli ermeni avukatlarıdır. Cavanşir ailesini avukat Haydar Rıfat bey temsil eder. Duruşmaları izleyen İleri Gazetesi’ nin muhabiri Ahmed Cemaleddin Bey, duruşmaların bir cinayet davasından siyasi bir hesaplaşmaya dönüştürüldüğünü yazar.

Cinayeti destekleyen çevreler hemen gazetelere ilanlar vererek dava için tanıklar aramaya başlarlar. İlanlardan sonra mahkemeye 30 kadar tanık(!) başvurur.

Mahkemede konuşan tanıkların ifadeleri sözde soykırım iddialarının kendi ağızlarından yalanlanması noktasına varınca İngiliz İşgal Komutanlığı, o güne kadar tarafsızlığını korumayı başarmış İngiliz savcı Mr. Rickatson’u görevden alarak yerine, İngiliz sömürgeciliğinin savunucularından biri olan Mr. Gribbon’u atar. Bütün bu oyunlara rağmen gerçekler hasıraltı edilemez. Sanığın avukatı Haruyan Efendi son savunmasında ‘Tehcir’ olayından bahseder ve 1915 olaylarının Osmanlı yetkilileri tarafından tertiplendiğini, Ermenilerin uzak ve sağlıksız bölgelere sürgün edildiklerini ve yollarda 60 bin (evet, altmış bin!!! kişinin hayatını kaybettiğini ve yerlerine varan 600 bin kişinin de zor şartlar altında yaşadıklarını anlatır. Bu sözler 1922 yılında İngiliz İşgal Mahkemesi’nin önünde söylenen sözlerdir ve bizce çok önemlidir.

Mahkeme, her türlü oyuna rağmen bir türlü Torlakyan’ı beraat ettirecek bir delil bulamamaktadır. En sonunda katilin, cinayeti işlerken şuurunun yerinde olup olmadığının incelenmesi istenir. Bunun incelenmesi için Dr. Mazhar Osman başkanlığında bir hekim heyeti görevlendirilir. Heyet sanığı muayene eder ve “Sanığın cinayet esnasında tam şuurlu bir halde cinayeti işlediği” raporunu düzenler. Bu heyet raporunu “taraflıdır” diye mahkeme reddeder ve bir İngiliz doktora sanık tekrar muayene ettirilir ve en nihayetinde istenilen rapor alınır. Rapora göre, “Sanığın cezai ehliyeti yoktur!”

Bu uydurma rapora dayandırılarak sanık Mislak Torlakyan, adaletli(!) İngiliz İşgal Mahkemesi tarafından beraat ettirilir. Ermeni Patrikliği’ne teslim edilen Torlakyan anında bir Yunan vapuruna bindirilerek Pire şehrine gönderilir.

Azerbaycan’ın yiğit oğullarından, önemli devlet adamlarından Behbud Han Cavanşir´in kanı böylece yerde kalır. Cavanşir gibi şehidlerimizi unutmak, milli yaddaşımızı unutmak kadar önemli ve acı vericidir. (YOM Türk Dünyası Medeniyet Dergisi, 5/2007, Bakü s. 118-120’den)

Müellif Ahmed Cemaleddin [Saraçoğlu]nun tercümeihali: (5 Ağustos 1893 İstanbul-31 Haziran 1972 İstanbul) Cumhuriyet dönemi basın dünyasının önemli isimlerinden biri olan Ahmed Cemaleddin’in babası Saraçzade Ali Rıza Bey, annesi Emine Seniye Hanım'dır. Büyükbabası Hanya eşrafından Saraçzade Ahmed Ağa, anne tarafından dedesi Sultan Abdülaziz döneminde Mızıka-yı Humayun’da görevli Miralay Hurşid Beydir.

O, ilk ve orta öğrenimini Şemsülmekatip’te yaptı. 1913’te Moda’daki Jules Faure Fransız Lisesini birincilikle bitirdi. Robert Kolej'in mühendislik kısmına devam ederen Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine 1914 yılında askere alındı. Askerliğini 1914-1918 yılları arasında İstanbul Merkez Postahanesinde Askerî Sansür Heyetinde yaptı.

Çalışma hayatına Osmanlı Bankası’nda memur olarak başladı. Profesyonel gazeteciliğe adımını atmadan önce Selahaddin Bey ile İstanbul’da Fransızca Le Djin (Cin) dergisini çıkardı. Amatör olarak yaptığı bu gazetecilik denemesinden sonra, askerlik arkadaşı Ahmet Hilâlî’nin tavassutuyla 1918 yılında Tevhid-i Efkâr gazetesinde mütercim ve Beyoğlu muhabiri olarak çalışmaya başladı. Kısa bir zaman sonra Tevhid-i Efkar’dan ayrılıp aynı görevle İkdam, sonra da Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışır. 1919 yılında yakın arkadaşı Sami Karayel’in İleri gazetesine geçmesiyle kendisi de bu gazetede görev alır. 1922 yılında İzmir’in Yunan işgalinden kurtulmasıyla aralarında Hakkı Tarık Us’un da bulunduğu 4 gazeteciyle İzmir’e gider. Burada çıkmakta olan Anadolu gazetesinin yazı işleri müdürlüğüne getirilir. O, İzmir’de bulunduğu yıllar içinde ayrıca Haftalık Resimli İzmir ve Resimli Yurt dergilerini çıkarır. 1927 yılında  yaklaşık beş yıl kaldığı İzmir’den İstanbul’a döner. 1929 yılında İstanbul’da Parmak İzi dergisini çıkarır. Gazeteci İlhami Safa ile birlikte 6 Mayıs 1938 tarihinde Yeni Sabah  gazetesini çıkarır. 1948 yılının Ekim ayında bu gazetede yayınlanan bir yazıdan dolayı Basın Kanunu gereğince 4 ay hapis cezasına çarptırılır.

A. C. Saraçoğlu 1948 yılından sonra ömrünü Bostancı’daki iki katlı ahşap köşkünde geçirmiş, yazı hayatından kopmamış fakat aktif gazetecilikten emekli olmuştur.

1972 yılının baharında mesane yollarındaki rahatsızlık dolayısıyla Amerikan Hastanesinde tedavi gören A. C. Saraçoğlu, taburcu edildikten kısa bir zaman sonra 31 Haziran 1972 günü öğleden sonra saat 2 sularında vefat etmiş, 2 Temmuz 1972 tarihinde Bostancı Camiinde kılınan cenaze namazından sonra Yakacık’taki aile mezarlığına defnedilmiştir.

İrəli > | Sonu >>